Nutuklara Gömülen Yiğitler

Televizyondan yükselen mekanik ses efkâr olup çörekleniyor yüreğimizin orta yerine: “Ilgaz Dağı’nda hain pusu, bir polis memuru şehit! “

Aynı haber, aynı hissiz ifadeyle daha önce kaç kez okundu bu ekranlardan, kim bilir daha kaç kez okunacak ve kim bilir kaç vicdansızın yüzünde daha tuz-buz olup dağılacak.

Bakmayın “kim bilir” diye sorduğuma…

Yarını görebilmek için düne bakmak yeterlidir.

- Bu millet üzerine serpilen ölü toprağını silkeleyip atmadıkça
- Bu ülkede vatan severler de en az vatan hainleri kadar cesur olmadıkça,
- Bu millet futbol maçlarına gösterdiği ilginin onda birini şehit cenazelerine göstermedikçe, daha pek çok vatan evladının “NUTUKLARA GÖMÜLECEĞİNDEN” zerrece şüpheniz olmasın…

Öyle ya nutuklara gömüyorlar yiğitlerimizi.. Her şehidin ardından bilindik söylemler:

- Kanı yerde kalmayacak… cak… cak…

- Hesabı sorulacak… cak.. cak… ve bir sürü süslü cümlecikler..

Peki ya sonrası?

Bayrağa sarılı bir tabut ve ardında bir avuç gözü yaşlı üzgün insan. Bir değil, binlerce kelle alınsa Şehit Recep ŞAHİN geri gelir mi?

Öfkemiz haine olsa da, sitemimiz, serzenişimiz adeta ölüm uykusuna yatmış milletimizedir. Âkif olup haykırası geliyor insanın:

“HİS YOK, ACI YOK LEŞ Mİ KESİLDİN?”

Kahpeliğin her türlüsünü kutsal emanet gibi puşt yüreklerinde zulalayan insan müsveddeleri kına yaksınlar…

Eli kanlı hainleri davul zurnayla karşılayıp, “İnsan Hakları Havarisi” ilan eden deyyus-u ekberler kına yaksınlar…

Devletimizin bölünmez bütünlüğü için “namus ve şeref” üzerine yemin eden namussuzlar, şerefsizler kına yaksınlar…

Dağdan inen teröriste çiçek veren “böyyük adamlar” kına yaksınlar…

Kurşun atan çocukla taş atan çocuğun aynı yaşta olduğunu bilmeyen, bugün taş atanların yarın kurşun atacağını ön görüp tedbirini alamayan gafiller kına yaksınlar…

Dağdaki teröriste övgüler düzen, Türk Milletine topyekûn şerefsiz diyen “Şiwan PERVER” gibi nesepsizlerin yoluna kırmızı halı döşeyen kravatlı telefon efendileri kına yaksınlar…

En çok da “zulme rıza zulümdür” emr-i ilahisini kulak ardı edip, ideolojik körlük içerisinde yapılan her zilleti alkışlayanlar kına yaksınlar..

Yürekten yüce TÜRK MİLLETİ’nin başı sağ olsun…

Kalbî duamızdır; Cenâb-ı Hakk “Din-û Devlet, Mülk-û Millet” uğruna bizleri de şehitler kervanına katsın…

Son nefes…
Son nefer…
Son damla kana kadar…

Bayrak solmasın diye kanlarını sebil eden yiğitleri rahmet, minnet ve duayla anıyor hançeremiz yırtılırcasına haykırıyoruz:

Yolları yolumuz
İzleriz izimiz
Kinleri kinimizdir
Ve
Hainlere karşı kinimiz
Dinimiz gibidir..

Vesselam..

YAMANTÜRK

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

1 Mayıs’ın tarihi

Dünya genelinde 1890′dan başlamak üzere kutlanan 1 Mayıs, “Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kabul edildi. Fakat milliyetçiler bunun komünist bayramı olduğunu bilen tek teşkilat.

1880′li yıllar, ağırlıklı olarak kol emeğinin kullanıldığı ve çalışma şartlarının çok kötü olduğu yıllardı. Küçük çocukların karın tokluğuna çalıştırılması ve 14-15 saate kadar varan iş günleri söz konusuydu.

Şirketler eşi görülmemiş bir hızla büyürken, işçiler, işyeri güvenliği, sağlık koşulları, örgütlenme ve grev gibi en temel haklarını dahi tanımayan bir siyasi ve hukuki sistem ile karşı karşıyaydılar.

1881 yılında yarım milyon işçiyi temsilen kurulan Örgütlü Meslek ve Emek Birlikleri Federasyonu
“8 saatlik iş günü” mücadelesini ülke geneline yaymak ve işçilerin kararlılıklarını göstermek amacıyla mücadeleyi yükseltti.

ABD’nin şikago kentinde 40 bin tekstil işçisinin gerçekleştirdiği eylem kanla bastırıldı. Aynı kentte, bir fabrikada 8 saatlik işgünü için greve çıkan 1400 işçi işten atıldı. Aynı tarihlerde greve çıkanlara ateş açıldı ve 4 işçi yaşamını yitirdi.

Saldırılar, mücadele ateşini söndürmedi, aksine körükledi. ABD ve Kanada’da sendikalar ve diğer örgütlerin yükselttiği mücadele sonucu 1 Mayıs 1886′da yaklaşık 350 bin işçi greve çıktı. Tarih işçi sınıfının böylesine örgütlü ve kararlı tepkisine ilk kez tanık oluyordu. Tüm ülkede yaşam durdu. İşçiler üretimden gelen güçlerini kullanıyordu.

İşçilerin bu topyekün isyanı, işverenlerin tepkisini çekti. Chicago’da greve çıkan 40 bin işçinin eylemini bastırmak için, saldırılar düzenlendi. ışverenler grev kırmak için sokak çeteleriyle anlaştı. Sokak çeteleri bir taraftan işçilere saldırıyor, bir taraftan da grev kırıcılığı yapıyordu. Grevci işçilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, polisin işçilerin üzerine ateş açması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi.

Hükümet ve işverenler, işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremiyordu. 1 Mayıs sonrası işten atmalar, baskılar yoğunlaştı. Olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi hakkında idam istemiyle dava açıldı. İşçiler idam cezasına çarptırıldı.

Dört yiğit işçi önderi Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August SPIES, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü mücadelesinde önderlik yaptıkları için idam edildi.

Albert PERSONS isimli işçi, özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, mahkeme heyetinin karşısında tarihe geçecek sözlerini söyledi: “Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım.”

İşçi önderlerinin cenaze törenine yüz binlerce insan katıldı. ABD’de yaşanan bu olaylar uluslararası işçi örgütlerini harekete geçirdi. II. Enternasyonal 1889′da Paris’te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin mücadelesini desteklemek amacıyla dünya çapında gösteriler düzenledi. 1890′dan başlamak üzere 1 Mayıs’ı da, “Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kabul etti.

OSMANLI’DA 1 MAYIS – İLK YÜRÜYÜŞ SELANİK VE ÜSKÜP’TE

1 Mayıs Osmanlı’da 1909 yılında kutlanmaya başlandı. 2. Meşrutiyetin ilanıyla esmeye başlayan özgürlük rüzgarı 1 Mayıs’ı da Osmanlı topraklarına getirdi. 1909′da Selanik ve Üsküp’te işçiler sokağa çıktılar. Çoğunluğu Bulgar ve Sırplardan oluşan 130 kişilik kortejde 10 da Türk işçi bulunuyordu. Ellerinde kızıl bayraklar vardı. Yürüyüşlerinde 8 saatlik işgünü taleplerini de vurguluyorlardı. ( 8 saat iş, 8 saat istirahat, 8 saat uyku). Selanik’teki kutlamada Bulgar Sosyal Demokratları bir bildiri dağıttılar. Bildiride İmparatorluğun tebaaları için seçme ve seçilme hakkının tanınması ve grev yasasının değiştirilmesi talep ediliyordu.

CUMHURİYET DÖNEMİ

Türkiye’de ilk kez 1923′te resmî olarak kutlanmıştır. 2008 Nisan’ında, ”Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM’de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.

(Kaynak: http://www.sonkale.org/1-mayis-in-tarihi-h9277.html)

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Türkçülüğün Esasları (Özet)

Bu bölümde genel olarak Türkçülüğün ülkemizde meydana gelmeden önce Avrupa’da Türklüğe dair iki akımın meydana geldiğinden ve bu akımlardan Anadolu’nun da etkilendiğinden bahsedilmiştir. Avrupa’da meydana gelen bu akımlardan ilki Türk hayranlığı ikincisi ise Türkoloji’dir.
Türk hayranlığı Avrupalıların Türk el sanatlarını ve zanaat ürünlerini temin edip başka kültürlerin ürünleriyle birlikte teşhir etmelerinden, bu ürünlerle bir Türk köşesi oluşturmalarından, Avrupalı filozofların Türk ahlakını anlatan kitaplar yazmalarından, ressamların resimlerinde Türklerin yaşayış biçimlerini ele almasından gözlemlenmiştir.

Türkoloji ise Orta Avrupa devletlerinin eski Türk milletleri hakkında yaptığı araştırmalar olarak adlandırılabilir. Türk bilimi olarak adlandırmak da doğrudur. Bu devletler eski Türk milletleri ve bu milletlerin yaşayışına benzer yaşam ortaya koymuş olan milletlerin tarihini araştırmış, bu milletlerle ilgili arkeolojik ve tarihsel çalışmalarıyla tüm dünya tarafından kabul edilen sonuçları elde etmişlerdir.

Bu iki akım Anadolu’da özellikle de İstanbul’da çeşitli fikir akımlarının tetikleyicisi olmuştur. Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine denk gelen bu zamanda Türkçülük akımı gerek Ahmet Vefik Paşa tarafından Darülfünun’da, gerek Süleyman Paşa tarafından askeri okullarda vücuda getirilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmalar, Türk Tarihi araştırmaları ve Türk Dili çalışmalarıdır. Aynı zamanda milli unsurların da Türk adıyla anılmasına yönelik çalışmalar düzenlenmiştir. Bu yüzden bu iki ismin Türk tarihinde ‘Türkçülüğün babası’ olarak anıldığı da belirtilmiştir.

Türkçülük akımı Osmanlı Devletinin varlığı için bir tehlike arz ettiği düşüncesiyle devrin padişahı Abdulhamid tarafından engellenmiştir. Sultan Abdulhamid’in son devrinde Türkçülük akımı İstanbul’da tekrar uyanmıştır. Buradan da Türkçülük akımının iki devreden meydana geldiği anlaşılmaktadır. İlk devresinde Deguignes’in etkileri gözlemlenirken ikinci devrede Léon Cahun’ün ‘Asya Tarihine Giriş’ adlı kitabının büyük tesiri görülür. İkinci devrede bu akımın tesiriyle öne çıkan ilk isimler Necib Asım Bey, Ahmed Cevdet Bey, Emrullah Efendi ve Veled Çelebi’dir. Fakat aynı dönemde Fuad Râif Bey’in Türkçeyi sadeleştirme amacıyla yayımladığı makaleler ve mektuplarla okuyucuların keyfini kaçırdığı ve Türkçülük akımının kıymetten düşmesine sebep olduğu belirtilmiştir. Fuad Râif Bey’in çalışması Türkçede mevcut Arapça ve Farsça kelimelerin çıkarılıp yerine anlamı aynı olan eski Türkçe kelimelerin getirilmesi ya da çıkarılan kelimenin karşılığının bulunmaması halinde de mevcut Türkçe kelimelerden yapım ekleri vasıtasıyla gerekli kelimelerin oluşturulması esasına dayandırılmıştır. Bu girişim dilde sadeliği ve bütünlüğü hedeflerken karmaşayı doğurmuştur. Bu olayın gerçekleştiği dönemde Avrupa ve Anadolu’daki aydın gençlerin arasında da Türkçülük mü İslamcılık mı yoksa Osmanlıcılık akımının mı daha realist olduğu tartışmaları meydana gelmiştir. Çeşitli kışkırtmalarının etkisi ve İstanbul hükümetinin Avrupa devletlerinden çekinmesiyle yapılan mitinglerle halk kozmopolit bir teşkilatlanma olan Osmanlıcılığa ve ültramonten bir teşkilatlanma olan İslamcılığa yönelmiştir.

Aynı dönmede ise Selanik’te çıkan Genç Kalemler dergisinde yazan Ömer Seyfettin dilde sadeliğe doğru bir inkılâp yapmaya çalışmıştır. Ömer Seyfettin, Fuad Raif Bey gibi tüm Arapça ve Farsça kelimelerin dilden çıkarılması yerine bu dillerin kurallarını ve unsurlarını Türk dilinden çıkarmayı daha uygun görmüştür. Ziya Gökalp’ı da etkileyen bu fikir O’nun da Turan manzumesiyle Genç Kalemler’e katılmasını sağlamıştır. Fakat Gökalp, sadece dil konusunun ele alınmasının Türkçülük için yeterli olmadığını savunmuş; tüm Türkçülük kavramlarını ortaya koymayı daha yerinde bir hareket olarak görmüştür.

Turan manzumesinden sonra Ahmet Hikmet Bey, Halide Edip Hanım, Hamdullah Suphi Bey, ve daha birçok aydın, düşünür ve yazar Türkçülüğe fikir ve yazılarıyla destek olmuşlardır.

II

TÜRKÇÜLÜK NEDİR?

Bu bölümde Türkçülüğün Türk milletini yükseltmek demek olduğu söylenmiş ve millet kavramı tanımlanmaya çalışılmıştır.

Bu tanımlardan ilki Irki Türkçüler tarafından yapılmıştır. Bunlara göre millet ırk demektir. Irk ise, canlıların anatomik yapılarına göre sınıflandırılmış halidir. Bu sınıflama kemik yapısı, kafatası şekli gibi özelliklerde dayanılarak yapıldığı gibi ten, saç, göz rengi gibi dış görünüş özelliklerine göre de yapılmış olabilir. Eserde milleti ırk olarak adlandırmanın yanlış olduğu belirtilmiştir. Çünkü ırkın sosyal vasıflarla hiçbir ilişkisinin olmadığı antropologlar tarafından ispatlanmıştır.

Diğer bir tanım Kavmi Türkçülerden gelmiştir. Bunlara göre millet, kavim demektir. Yani aynı ana ve babadan üremiş kandaş bir zümre demektir. Fakat savaşlar, iç kavgalar, kız kaçırma, esir düşme gibi pek çok olay tek bir kandan meydana gelmiş bir milletin oluşmasını engellediği için bu görüşün de yanlış olduğu söylenebilir. Ayrıca sosyal özelliklerin kalıtımla geçemeyeceği yanız eğitimle kazanılacağının da belirtilmesi yine milletin kavim olduğu görüşünü çürütmektedir.

Başka bir tanım Coğrafi Türkçüler tarafından yapılmıştır. Bunlara göre millet, aynı ülkede yaşayan halkın bütünüdür. Fakat bir ülkenin sınırları içerisinde farklı kültürlerden olan farklı milletler de barındığı için bu tanım da gerçek bir tanım değildir.

Bir diğer tanım Osmanlıcılardan gelmiştir. Bunlara göre millet, Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan vatandaşları içine alır. Bu görüş de tıpkı bir önceki görüşün eksikliğini taşır.

İslam birliği taraftarları da milleti bütün Müslümanlardan oluşan bir zümre olarak kabul eder. Fakat bu tanım da diğer tanımlar gibi eksiklik taşır. Burada kastedilen birlik, yalnızca din birliğidir. Yani millet tanımı için yeterli bir tanım değildir.

Son olarak Fertçilerin millet görüşü incelenmiştir. Fertçiler, milleti bir insanın kendisini mensup kabul ettiği herhangi bir topluluk olarak tanımlamıştır. İnsanların duyguları gerçektir; fikirler ise duygulara göre şekillenir. Asıl olan duygular olduğuna göre insan, pozitif bir şeyler hissetmediği bir topluma da mensup olamaz. Aitliğini hissetmediği bir topluma fikirlerle tutunamaz. Duyguları ile savundukları arasındaki tezatlık insanı belirsizliğe, bunalıma ve sonuçta da hiçliğe götürür. İç dünya ile dış dünya arasındaki çatışmanın insan için felaket olduğu vurgulanmıştır.

Kısaca sosyoloji biliminin ispatlarına dayanarak milli bağların yetiştirilme, kültür ve duyguya bağlı olduğu açığa çıkmıştır. Yani millet, dil, din, ahlak ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan; aynı eğitimi almış fertlerden meydana gelmiş bir topluluktur. İnsan için manevi varlık, maddi varlıktan önce gelir. Bu bakımdan milliyette soy kütüğü aranmaması ve ‘Türküm’ diyen her ferdi türk kabul etmek gerektiği söylenmiştir.

III

TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK

Eserin bu bölümünde Türkçülük ve Turancılık kavramları açıklanmıştır. Türkçülük Oğuz Türklerinin ( Türkmen olarak adlandırılan Türkiye, Azerbaycan, İran ve Harzem ülkeleri ) yakın amacı olarak belirtilirken Turancılık ise Türkçülüğün uzak hedefi olarak açıklanmıştır.

Esere göre Türkçülük, tüm Türkleri kültür dil ve din olarak aynı çatı altında toplamaktır. Bununla birlikte farklı bir dil ve farklı bir kültür yapmaya çalışan Türk kollarının gelecekte Türk olarak adlandırılmayacakları da vurgulanmıştır. Buna örnek olarak Kuzey Türkleri verilmiş, Tatar dili ve Tatar kültürü oluşturma gayretlerinin sonucunda Türk değil Tatar olarak adlandırıldıkları üzerinde durulmuştur. Ayrıca Anadolu’dan uzaklaştıkça diğer Türk kollarını da Türkiye Türklerinin kültürü çemberine almanın güçleştiği belirtilmiştir. Son bir örnek olarak da Türkmenlerin Oğuzistan adı altında tek bir ülkede birleşmek isteğinin Türkçülüğün yakın hedefi olduğu belirtilmiştir.

Turan ise Ural-Altay koluna mensup fakat kültür ve dil olarak farklı olan ve bu yüzden Türk değil de Tatar, Özbek, Kırgız isimleriyle anılan Türk asıllı milletlerin kavmi bir topluluk olarak birleştirilip tek bir isimle adlandırılmasıdır. Bu, gerçekleşmesi bilinmeyen uzak bir hedef olmakla birlikte Türkçülüğe ruh veren, canlandıran, ayakta tutan ve hızla yayılmasını sağlayan bir olgudur.

Şimdi uzak hedef olarak görülen Turan’ın milattan 210 yıl önce ilk defa Hunlar tarafından gerçekleştiği daha sonra da Avarlar, Göktürkler, Oğuzlar, Kırgız-Kazaklar, Kür Han, Cengiz Han ve Timurlenk tarafından gerçekleştiği de belirtilmiştir. Kısacası Turan, Türklerin geçmişte meydana gelmiş ve gelecekte de belki meydana gelecek olan büyük vatanıdır.

IV

MİLLİ KÜLTÜR VE MEDENİYET

Bu bölümde kültür ve medeniyet arasındaki benzerlikler ve farklılıklar anlatılmıştır. İkisi arasındaki birlik bütün sosyal hayatları içine almasından kaynaklanır. Bahsedilen sosyal hayatlar ise şunlardır: Dini hayat, ahlaki hayat, hukuki hayat, estetik hayat, iktisadi hayat, lisanî hayat, fenni hayat. Bunların bütününe milli kültür denildiği gibi medeniyet de denir. Farklar ise şöyledir. Kültür milli bir kavramdır; medeniyet ise beynelmilel bir kavramdır. Medeniyet bir milletten başka bir millete geçebilir, kültür ise geçemez; yalnızca bir millete aittir. Bir millet medeniyetini değiştirebilir ancak kültürünü değiştiremez. Medeniyet akıl ve usul vasıtasıyla yapılır. Kültür ise ilham ve sezgi vasıtasıyla yapılır. Medeniyet iktisadi, hukuki, dini, ahlaki vb. fikirlerin toplamıdır. Kültür ise dini, ahlaki ve bedii (güzel) duyguların oluşumudur.

Bunların yanı sıra Osmanlının son dönemleri de dâhil uzun yıllar boyunca memlekette var olan ikiliklerden bahsedilmiştir. Bu ikilikler dilde, edebiyatta, musikide, ahlakta, bilginlerde meydana gelmiş olan ikiliklerdir. Örneğin dildeki ikilikler, saraylıların Osmanlıca, halkın ise Türkçe konuşmasından kaynaklanmıştır.

Saray kesimi edebiyatta Arapça ve Farsça unsurlardan, divanlardan eserler meydana getirirken, halk koşma, güzelleme, destan vs. gibi eserler vermiştir. Bilginler ise resmi ve Anadolu bilginleri olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Resmi bilginler saray efradından rütbe sahibi fakat bilgisiz kişilerdir. Anadolu bilginleri ise bilgide ileri fakat rütbesiz kişilerden oluşmuşlardır. İdare rütbeli bilginlerin elinde olduğu için devletin düzeni bozulmuştur.

Bu ikiliklerin yalnızca fikir faaliyetlerinde gözlemlendiği söylenmiştir. Bugün sanatsal değer taşıyan ve tüm Avrupa’nın milyonlar harcayıp biriktirdiği Türk sanatları aynı dönemde Osmanlı tebaası tarafından ayak işleri olarak adlandırılmıştır. Saraylılar bu teknik bilgilerden ve de estetikten bihaberdirler. Hâlbuki Avrupalı ünlü sanatçılar Türk kültürüne ait, ilhamla vücuda gelmiş orijinal eserlere hayran olmuşlardır.

Türk kültürünün güzellikleri karşısında Osmanlı kültürünün çirkinliklerinin nedenleri üzerinde de durulmuştur. Bunlara sebep olarak Osmanlının büyüdükçe Türk kültüründen çıkıp emperyalist sahasına atılması, sınıf menfaatini milli menfaatin üstünde görmesi gösterilmiştir. Yöneten kesim yönetilen kesimi hor görmüş, sürekli aşağılamış bu da halkın Osmanlı ismiyle değerlendirilen yöneten kesimden uzaklaşmasına hatta bir takım sosyal gruplaşmalara (örneğin Kızılbaşlık) neden olmuştur. Milli kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran şeyin, milli kültürün çoğunlukla duygulardan medeniyetin ise çoğunlukla bilgilerden meydana gelmesinden kaynaklandığı söylenmiştir. Bir millet başka milletlerin dini, ahlaki ve estetik duygularını taklit edemez. Kültürü meydana getiren çeşitli sosyal hayatlar arasında içten bir bağlılık, derin bir ahenk vardır. Türkün dili gibi dini, ahlakı, aile hayatı, estetiği, siyaseti, iktisadı da hep sade ve samimidir. Fakat milli kültürdeki bu ahenge bakıp da aynı uyumun medeniyette de bulunduğunu sanmak yanlıştır. Osmanlı medeniyeti Türk, Arap ve İran kültürleriyle İslam dininden doğu ve son zamanlarda da batı medeniyetinden harmanlanmış bir medeniyetler topluluğudur. Bu topluluk hiçbir zaman kaynaşmamış ve bir ahenk oluşturmamıştır. Bunun tek sebebi milli unsurları taşıyan bir kültürün zemin seçilmemesidir.

Tarih boyunca en başarılı milletler medeniyetleri ne kadar geri olursa olsun kültürü kuvvetli olan milletlerdir.

Türkçülüğün vazifesi halk tarafından benimsenmesine rağmen sarayca sindirilmiş olan Türk kültürünü arayıp bulmak ve batı medeniyetini tam anlamıyla alarak milli kültüre aşılamak olmuştur. Türkçüler doğu medeniyetini bırakıp tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla, batı medeniyetine tam anlamıyla girmek istemişlerdir. Fakat batı medeniyetine girmeden önce milli kültürünü arayıp bulmak ve bu kültürün esaslarını ortaya çıkarma ihtiyacı duymuşlardır.

Ziya GÖKALP

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Türk Milleti’nin Kutlu Güç Kaynaklarından; Ahlakçılık

(Ahlak’tan yoksun siyasetçilere ve onların yaptığı siyasete tepki olarak, Rahmetli Başbuğumuzun makalesi özel olarak eklenmiştir.)

Bir toplumda insanların birbirlerini incitmeden, birbirlerine zarar vermeden, sağlıklarını koruyarak, tabiat güçlerinin tesirlerinden en iyi yararlanacak şekilde hareketlerini tanzim etmelerini sağlamaya yarayan kuralların toplamı ahlakı meydana getirir.

Ahlak, kişinin davranışlarını ayarlayan, sınırlayan ve bu davranışların hem kendisi için yararlı olmasını, kendisine mutluluk sağlayacak şekilde düzenlenmesini hem de çevresini rahatsız etmeden, zarara sokmadan, çevresiyle uyuşmasını sağlamak üzere konulmuş olan kaidelerdir; münasebet prensipleridir, yaşama prensipleridir.

Ahlak insanların inancından ve dünya görüşünden doğmakta ve kaynağını almaktadır. Bunun için, gerek toplumun gerekse toplumu meydana getiren kişilerin ayrı ayrı inançları, yaşama görüşleri, yaşama felsefeleri ahlakın kaynağını, temelini teşkil etmektedir. Bu bakımdan kişilerin ve toplumun dünya görüşü, yaşama felsefesi ve taşıdıkları inanç çok önemlidir.

Biz, Türk toplumunun dünya görüşünün, yaşama felsefesinin, kendi dini inançlarından, İslamiyet’ten ve milli tarihten kökünü aldığını görmekteyiz.

Bunlara ilave olarak, milletimizin geçirdiği tecrübeler ve yurdumuzun içinde bulunduğu şartlar da toplumumuzun düşünce ve inançlarında tesirli faktörlerdir. İşte bu kaynak ve faktörlerin tesiri altında, Türk Milletinin mutluluğunu sağlayacak, Türk millî ahlakına önem vermek mecburiyetiyle karşı karşıyayız. Ahlaksız kişi, ahlaksız toplum mutlu olamaz. Böyle bir toplum kalkınamaz, böyle bir toplum yüksek düşünceler, kutsal inançlar uğruna fedakârlık ve feragat gösteremez.

İnsanlık tarihine şeref veren büyük eserler, insanların uzun sabır yıllarıyla güçlüklere göğüs gererek, katlanarak feragatle çalışmalarıyla meydana getirdikleri yüce hizmetler, inancın insanlığa kazandırdığı, köklü imanın ve yüce ülküye, ideale bağlanmanın kazandırdığı varlıklar olmuştur.

Ahlakçılıkla kastettiğimiz şey, her şeyden önce kişilerin ve toplumun millî ahlak kurallarına bağlı olarak yetiştirilmesi ve millî ahlak kurallarına bağlı olarak yaşaması ilkesidir. Bu sağlanmadıkça toplumumuzun kalkınması ve toplum içinde haksızlık önlenmesi, ıstırapların giderilmesi, kişilerin ve toplumun mutluluğunun sağlanması mümkün olamaz.

Alparslan Türkeş

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Oy Vermede Tercih Şuuru!

YARIN KİME OY VERECEĞİM?
Yarın,milletçe,sandık başına koşacak, oy kullanacağız .Ülkemizi beş yıl müddetle temsil edecek “kişi” ve “kadroları” tayin etmeye çalışacağız.Ne güzel şey!
Bazı okuyucularım,ısrarla soruyorlar : “Hangi partiye oy vereceksiniz?” İster misiniz, onlara verdiğim cevapları burada da tekrarlıyayım?
Onlara diyorum ki: Siz, istediğiniz kişi ve kadrolara oy verebilirsiniz.Benim görüş ve kanaatlerim elbette sizi bağlamaz. Yalnız, şunu iyi biliniz ki ben “evet mührünü alıp gizli hücreye girdiğim zaman, vicdanımla başbaşa kalıp şöyle düşüneceğim:
Benim oy vereceğim kişi ve kadrolar, gerçekten beni temsil etmeli, ben, ne idiğü belirsiz veya belli kişi ve kadrolara oy veremem.
Benim oy vereceğim kişi ve kadrolar, Türk-İslam kültür ve medeniyeetinin yoğurduğu “milli ve mukaddes terkibe” bağlı olmalı ve onu geliştirmeyi ideal edinmeli.Elbette ben, milli ve manevi değer ve mukaddeslerine yabancılaşmış kişi ve kadrolara oy veremem.
Benim oy vereceğim kişi ve kadrolar, planlarını,programlarını ve faaliyetlerini, dış mihraklarca hazırlanmış “senaryo”lara göre değil, tamamı ile  “Türk milliyetçiliği” şuuru içinde ve milli ihtiyaçlara göre tedvin etmiş olmalı.
Benim oy vereceğim kişi ve kadrolar gücünü öz tarihimden, öz kültürümden, öz medeniyetimden almalı; beni, milli ve mukaddes hüviyetimi koruyarak yüceltmeye çalışmalı; iç ve dış düşmanlarıma asla taviz vermemelidir.
Benim oy vereceğim kişi ve kadrolar, “yabancı desteklere” güvenerek değil “milli isteklere” dayanarak hareket edebilmeli.
Benim oy vereceğim kişi ve kadrolar dinime, dilime, tarihime hak ve hürriyetlerime, mutlak manada saygı duymalı; beni kendi öz vatanımda parya durumuna sokmamalıdır.
Benim oy vereceğim kişi ve kadrolar, “inandığı gibi yaşamak” isteyen genç kızlarımı ve oğullarımı bağrına basmalı; onların mağdur ve mazlum duruma düşmelerini önlemeli; bu ulvi gençliğin çoğalmasını sevinçlerle karşılamalıdır.
Benim oy vereceğim kişi ve kadrolar, bir eli yağda, bir eli balda, “hayvan kürküne bürünmekle öğünen” bayanlar, “ipek gömlekli ve altın gözlüklü” baylar olmamalı; aksine, bu milletin en mazlum ve mağdur kişi ve kadrolar olmalı.
Benim oy vereceğim kişi ve kadrolar, zindanlarda, tutuk evlerinde inleyen, maddi ve manevi ıstırap çeken kardeşlerimin acısını ta yüreğinde duymalıdır.Evet, şu anda, benim ülkemde, en çok itilen, ezilen ve kovulan kadro hangisi ise ona oy vereceğim.Evet, komünistlerin en çok korktuğu, locaların hiç sevmediği, iç ve dış, her türlü destekten mahrum kadrolara…
Yıldızlı göklerde dolaşan hilalin mahzun olmasına gönlüm razı olmuyor.
S.Ahmet Arvasi
28.11.1987
Fikir Sefaletine Örnekler

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Temel Davamız

Bizim, Türk Milliyetçileri olarak dâvamız Türk Milletinin varlığını yüceltmek ve ebediyyen devam ettirmek davasıdır. Bu fikrin, bu dâvanın üstünde başka hiç bir fikir, başka bir dâva yer alamaz. Türk Milletinin varlığını korumak, yükseltmek ve onu ebediyyen devam  ettirmek fikrine hizmet etmeyen, bu fikre uygun olmayan hiçbir davranış, hiçbir hareket, Türk Milleti için meşru olamaz.   Milletler  arasında devamlı  bir yarışma,  bir mücadele sürüp gitmektedir. Her millet kendi milletini daha üstün yapmak, daha refahlı, daha saadetli, daha medeni, daha ileri bir millet yapmak için çırpınır ve mücadele eder.

Bu şuurdan, bu duygudan, bu kutsal ihtirastan mahrum olan milletler, yok olmaya, sürünmeye mahkumdur. İşte tarihin kaydettiği en eski devirlerden beri milletler arasında sürüp giden bu mücadele içinde Türk Milletinin bir ân önce içinde bulunduğu bakımsız, fakir, geri kalmış ve kuvvetsiz durumdan kurtulması, başkalarına avuç açarak yardım dilenme durumundan kurtularak kendi gücüyle ayakta duran, sözünü ve şerefini her yerde saydıran güçlü, medeniyette en ileri, refahta en ileri bir millet hâline gelmesi… Dâvamız budur. Türk Milletinin böyle bir varlık haline gelmesi her şeyden önce milliyetçilik şuuruna ve Türk Milletini yeryüzünde en refahlı, en güçlü, en medeni bir millet haline getirmek ülküsüne, ihtirasına sahip olmakla mümkündür.

Bugün Milliyetçi Hareket diye bayrağını açtığımız, sevgili milletimiz, aziz vatandaşlarımız tarafından daha çok kulak verilen, daha büyük sevgiyle bayrağının altında toplanılan bu hareketin gayesi, manâsı budur.

Bugün yeryüzünün ileri ve modern memleketleriyle Türkiyemizin arasındaki mesafe kapanmak yerine daha ziyade genişlemekte ve açılmaktadır. Bundan yüzyıl evvelki Türkiye’nin, meselâ o zamanın Almanya ve İngilteresiyle, bugünün Almanyası ve İngilteresi arasındaki mesafe küçülmek yerine büyümüştür, büyümektedir. Memleketimizde uygulanan kalkınma programları, kalkınma plânları propaganda mahiyetindedir. Avrupa İktisadi İşbirliğinin ilim adamları tarafından yapılan incelemeye göre bugün Türkiye de uygulanmakta bulunan plân ve programa göre memleketin yılda kalkınma hızı yüzde yedi olarak kabul edilmiştir. Yüzde yedinin yüzde üçü, her yıl artan nüfusun ihtiyaçlarına gitmektedir. Geri kalan yüzde dört elde edildiği takdirde, bu hızla Türkiye kalkınacak olursa bugünkü ileri Avrupa memleketleriyle ancak 249 yıl sonra aynı seviyeye gelebilir. Böyle bir yavaş harekete; Türk Milletini sefalet içinde, perişanlık içinde kalmaya, sürünmeye zorlayan böyle az bir kalkınmaya şuurlu Türk Milliyetçileri olarak isyan etmek, başkaldırmak, Türk Milletinin varlığını bir an önce kurtarmak dâvası güdenler için en kutsal bir vazifedir. Milliyetçi Hareket olarak bunu yapıyoruz.

Milletimizin yaşaması, yükselmesi için herşeyden evvel tek kalp olarak çarpmak, tek ruh, tek ses halinde birlik beraberlik içinde bulunmak lâzımdır. Bugün bir çok felaketlere uğramış olmaklığımıza rağmen, yeryüzünün en büyük milletlerinden birisi Türk Milletidir. Tuna nehrinden, Balkan dağlarından Çin’e kadar hâlâ Türkler uzanmaktadır, hâlâ Türklerin yurdundan geçilmektedir. Bu büyük milletin tarihte yapmış olduğu büyük işler ve gelecekte yeniden ortaya çıkaracağı büyük varlık, bu bölgede gözü olan, Türk Milletinin güçlenmesinden endişe duyan, bir takım yabancı kuvvetleri, yabancı çevreleri endişelendirmektedir. Bunun için de Türk Milletinin güçlenmesini, kalkınmasını engellemek için herşeyden evvel milli birliğimizi ve bütünlüğümüzü bozacak, parçalayacak fesat tertipleri, fitne hareketleri halkımızın içine, milletimizin arasına yayılmaya, salınmaya çalışılmaktadır.Türk Milletinin kalkınması için her Türkün daima birinci plânda gözetmesi icabeden husus, birliğin korunması, beraberliğin korunması, bizi parçalayacak, bizi birbirimizden soğutacak, bizi birbirimize karşı getirecek her tertibin elbirliğiyle karşısına dikilmek olmalıdır. Birliğimize kasteden tertiplerin başında komünizm, bölgecilik ve mezhepçilik gelmektedir.

Partizanlık da millî birliğimizi bölen unsurların başındadır. Bugün memleketimizde demokratik bir düzen, bir nizam tatbik edilmeye çalışılmaktadır. Bir çok partiler vardır. Fakat particilik, parti menfaatları öyle bir kanser hastalığı gibi milletin bünyesini sarmaya çalışmaktadır ki, bu hastalığa tutulan milletimizin, memleketimizin çocukları, insanları gözleri dönüyor, millî birliği, memleketin, devletin yüksek menfaatlarını unutuyorlar, kişisel menfaatlar ve partizan menfaatların pençesinde memleketi tehlikeli ve ıstıraplı bir yöne doğru sürüklüyorlar. Onun için her şeyden evvel şunu her Türk hatırda tutmalıdır: Türk Milletinin birliğini, beraberliğini, hür ve bağımsız yaşamasını sağlamayan, hür ve bağımsız yaşamasına, yükselmesine zararlı olan her çeşit tutum, Türk Milleti için değerini kaybetmiş, Türk Milleti için ortadan kaldırılması icap eden bir husus olur. Binaenaleyh, demokrasi derken particilik derken, her şeyin üstünde Türk Milletinin menfaatlarını, Türk Milletinin birliğini, bütünlüğünü, beraberliğini ve yüksek menfaatlarını gözetmek her Türk’ün şaşmaz şiarı, şaşmaz düstûru olmalıdır. Buna aykırı düşen davranışlar her Türk için menfurdur, ezilmesi lazımdır.

Bugün Ortadoğu’da menfaatları bulunan devletler Türkiye’nin taşıdığı büyük önem dolayısıyla ve Türk Milletini sahip olduğu büyük hayatiyet dolayısıyla Türk Milletini parçalamak, Türk Milletini zehirlemek, onun ahlâkını bozmak onu fesada uğratmak için, onu güçten kuvvetten düşürmek için onu birbiriyle boğazlaşan, birbirini boğan, birbirini yok feden bir cemiyet, bir millet haline düşürmek için her çeşit fitneye, her çeşit tuzağa, her çeşit hileye başvurmaktadırlar. Türk Milleti, kabiliyetli, büyük bir millettir. Bunları anlayacak sağduyuya sahip bir millettir. Hepimiz atadan gelme bu yüksek vasıflarımızı daima uyanık bulundurarak, bu fesat faaliyetlerine karşı varlığımızı korumanın çaresini bulmalıyız.

Türk Milletinin kalkınması için herşeyden evvel Türk Milletinin millî benliğine, millî varlığına dönmesi lâzımdır. Bir milletin yükselmesi, millî değerler meydana getirmesiyle mümkün olur. Bir millet millî ahlâk sahibi olarak, kendi dinine, imanına, ahlakına, âdetlerine, tarihine, geleneklerine sahip olarak ancak gücünü kuvvetini muhafaza edebilir, yükselebilir. Kendi benliğinden uzaklaşan, kendi benliğini hor gören, kendi kendini beğenmeyen, başkalarını kendinden üstün zanneden, başkalarını kopya etmeyi marifet sayan bir millet kendini kaybetmiş, çoktan ölmüş olur. Onun için bizim milletimizi kalkındırmak için açtığımız mücadelede; herşeyden önce üzerinde durduğumuz husus: Biz Türk’üz, kendimize benzeriz, kuvvetli, vasıflı, meziyetli, ahlâklı bir milletiz. Başkalarından eksik bir tarafımız yoktur. Başkalarını kopya ederek yükselmemiz mümkün değildir. Kendi benliğimize güveneceğiz, kendimize dayanacağız, kendi özelliklerimize dööneceğiz, kendi millî âdetlerimize, ahlâkımıza döneceğiz. Ama modern ilmi, modem tekniği de alıp, onda da bir ân önce yükselmenin çarelerini bulmak suretiyle memleketin kalkanmasını sağlayacağız.

Memleketteki her çeşit faaliyetin ve özellikle fikir faaliyetlerinin, güzel sanatların Türk Milletinin millî varlığını korumak, geliştirmek, Türk Milletini uyandırmak ve yükseltmek yolunda seferber edilmesi lâzımdır. Bugünkü gibi san’at faaliyetlerinin başıboş, çeşitli düşman fikirlerin, çeşitli düşman faaliyetlerin elinde âlet ve oyuncak olarak Türk Milletinin ahlâkını bozmak, Türk Milletinin kültürünü yok etmek, Türk Milletinin fikir faaliyetini öldürmek, onu fikirsiz, ruhsuz,, millî benliğinden uzaklaşmış, millî benliğini öldürmüş hâle getirmek yolunda kullanılmasına müsaade etmemek lâzımdır. Onun için Dokuz Işık görüşünün, Dokuz Işık millî doktrininin Türk Milletini kalkındırmada gözönünde bulundurduğu bu hususu ; bilhassa kültür ve san’at hayatımızın, fikir hareketlerinin, yazı hayatımızın yüzde yüz millî hedeflere doğru yönelmiş, yüzde yüz millî hedeflerin emrinde, millî ülkünün emrinde ve Türk Milletinin yükselişini sağlayacak yönde seferber edilmesini birinci plânda gözönünde bulundurmaktayız. Başıboş, solcu, komünist, marksist, ne idüğü belirsiz, soysuz, Türk ahlâkına kasdeden, kültür, san’at, fikir hareketlerine asla müsaade etmeyeceğiz.

Size büyük bir prensibi işaret ediyorum; Biz, Türk Milliyetçileri olarak, ancak Türk Milletine yararlı olacak faaliyetler için Türkiye’de hürriyet tanırız. Türk Milletini bozacak, Türk Milletini zarara uğratacak, onun hayatı için tehlike teşkil edecek hiç bir harekete hürriyet tanıyamayız.Türk Milletini yıkma, Türk Milletini yok etme hürriyeti diye bir hürriyet bu topraklarda tanınamaz.

Güzel san’atların plânlı bir şekilde millî hedeflere doğru seferber edilmesi ve bütün Türk Milletininin millî enerjisinin harekete geçirilmesiyle Türk Milletinin kalkınması kısa zamanda gerçekleşebilir. Çünkü Türkiye’de sermaye birikimi yoktur. Türkiye’de birçok imkânsızlıklar vardır. Bunların yenilmesi ancak Türk Milletinin faaliyete geçirilmesi, uyandırılması, millî davalarının sahibi haline getirilip, millî enerjisinin, seferber edilmesi ile mümkündür.

Türk Milletinin binlerce yıllık tarihi boyunca yenilmez olmasını sağlayan ve bugüne kadar her felâketin üstesinden gelerek, her tehlikeyi çiğneyip üstüne çıkmasını sağlayan bazı millî vasıfları, gelenekleri ve inançları vardır, karakteri vardır. Bunların başında asla yenilmeyi kabul etmemek, asla mağlup olmayı kabul etmemek, boyun eğmeyi kabul etmemek; boyun eğmeye, mağlup olmaya karşı çıkmak görüşü, karakteridir. Teslim olmayı red, mağlup olmayı red, yenilmezliğin sırrıdır. Durum ne kadar karanlık olursa olsun, ne kadar imkânsızlıklar içinde bulunursak bulunalım, asla yenilmeyi kabul etmemek, asla teslim olmayı kabul etmemek Türklüğün ezeli şiarıdır. Unutmayın: Bizi kısa zamanda büyük yapacak, kurtaracak olan büyük fikir, büyük ruh budur. Bu büyük ruhu daima yaşatıp, her yere götüreceksiniz. Bununla beraber yükselmek, milli bir devlet olarak, millet olarak yükselmek, yeryüzünün en güçlü, en adaletli, ilimde teknikte en ileriye gitmiş, en büyük varlığı haline yükselmek için büyük bir şevk, büyük bir heyecan, büyük bir azim ve ihtirasla dolu olmak da gereklidir. Şahsi menfaat ihtirasları insanları küçültür. Fakat, Milletini yükseltmek için büyük bir aşk ve ihtirasla dolu olmak insanları yücelten bir sırdır.

Her şeyin üstünde Türk Milletinin millî menfaatlerini görmek ve büyük Türkiye’yi kurmak ülküsünü, ihtirasını, aşkını taşıyacaksınız. Bu aşkla dolu, bu aşkla kendinizi unutmuş hâle geleceksiniz, bu aşkla bir alev haline geleceksiniz; dokunduğunuz her Türk’ü tutuşturacaksınız ve böylece önümüzde her engel yıkılıp, yollar bize açılacaktır. Milletçe hasis menfaatlaren üstüne çıkmayı bileceğiz ve birbirimize karşı derin bir sevgi, derin bir saygı beslemeye, bu yola girmeye dikkat edeceğiz. Hak ve adalet duygusunu her şeyin üstünde tutacağız. Vatandaşlarımızın hakkını kendi hakkımız gibi, hatta ondan daha mukaddes, daha değerli olarak görerek gözeteceğiz. İnsanlar, sıkıntı çekmeye, aç kalmaya, sefalet içinde yaşamaya, milleti için, arkadaşları için, ailesi için, sevdikleri için her çeşit belâyı göğüslemeye tahammül edebilirler. Ama bir şeye asla tahammül etmezler: Haksızlığa, adaletsizliğe. Türk Milletinin yükselmesini, kalkınmasını düşünürken her şeyin üstünde hak ve adalet duygusunu her yerde yerleştirmeye, her yerde hâkim kılmaya mecburuz. Bunu yapmaksızın Türk Milletinin yükselişi düşünülemez. Türk vatanının selâmeti düşünülemez. Ama bunu fert olarak, aile olarak, grup olarak, parti olarak hepimiz vazgeçilmez mukaddes bir ilke, bir düstur yapmalıyız. Bugün memleketimizin çekmekte olduğu büyük sıkıntıların mühim bir sebebi de içinde bulunduğumuz haksızlıklar, adaletsizliklerdir. Milletimizi bölen kinler, garezler, düşmanlıklar, çekişmeler hep haksızlığın, adaletsizliğin meydana getirdiği şeylerdir.

Adaletten söz açmışken sosyal adalet, sosyal yardımlaşma, fırsat ve imkân eşitliği konularından da kısaca bahsetmek lazımdır. Bizim açmış olduğumuz milliyetçilik bayrağı, Dokuz Işıkçılık bayrağı memleketimizde tam bir sosyal adaleti, her sahaya ait bir adaleti kurmayı kendisi için baş prensip edinmiştir. Sosyal adalet demek, vatandaşlar arasında taşınan yükler, mükellefiyetler ve gelirlerin, nimetlerin çalışmaya göre, gayrete göre, liyakat ve kaabiliyete göre adaletle dağılmasını sağlayacak bir düzen demektir. Sosyal yardımlaşma; bir millet; aynı devletin çatısı altında, aynı vatanda yaşayan bir millet, bir evde yaşayan bir ev halkı gibidir. Nasıl bir evde yaşayan bir ev halkı birbirine karşı sorumluysa, birbirinin vebalini taşıyorsa, birbirini iyi durumda bulundurmaya, birbirine el uzatmaya, yardım etmeye, birbirinin ıstırabıyle, derdiyle ilgilenmeye vazifeliyse, bir milletin insanları da böyledir. Türk Milletini köylüsüyle, çiftçisiyle, işçisiyle hepsini içinde toplayan bir Sosyal Yardımlaşma ve Güvenlik Teşkilâtı kurmaya mecburuz. Böylece memlekette, arkası varmış yokmuş iltiması varmış yokmuş, parası varmış yokmuş gibi bir lüzum, bir durum ortadan kalkarak bütün vatandaşların ihtiyacı olan yardımın sağlanması, ihtiyacı olan himayenin sağlanması mümkün olacaktır.

Bir önemli noktayı da işaret etmek istiyorum. Bu nokta da Şudur: Biz hiç kimseye benzemeyiz. Benzemeyi de istemeyiz, biz Türk’üz. Şanı olan, şerefi olan, şanlı bir tarihi olan, üç kıtada hüküm sürmüş olan, büyük medeniyetler yaratmış olan,
büyük bir milletiz. Başka milletleri, başka memleketleri taklit etmeye, onların sistemlerini kopya etmeye ihtiyacımız yoktur. Bunu şunun için söylüyorum; Başlatmış olduğumuz Dokuz Işık hareketi, başlatmış olduğumuz Türkçülük, Milliyetçilik hareketi, Türk Milleti içinde hızla gelişiyor. Hızla gelişirken gerek komünistlerin aleyhimizde açmış oldukları kampanyalar, propagandalar, gerek diğer düşman faaliyetlerin aleyhimizde girişmiş oldukları propagandalarda bizim için gibi, gibi bir takım ithamlar ileriye sürülmektedir. Buna dair açıklamayı ilerdeki sahifelerde yapacağız. Fakat burada şu kadar söyleyeyim ki, bizim hareketimiz ne bir nazi, ne bir faşist hareketidir, Milliyetçilik hareketidir.

Bizim tarihimizde Meteler, Ertungalar, Cengizler, Timurlar, Fatihler, Yavuzlar, Alparslanlar, Kılıçarslanlar, saya saya bitmeyecek kadar büyük işler yapmış olan büyük şahsiyetler, dünyaya örnek teşkil edecek büyük eserler vermiş olan insanlar varken, bizim kurtarıcı diye başka bir milletlerin ortaya attığı bir takım görüşleri kopya etmeye, onları benimsemeye ihtiyacımız yoktur. Böyle bir şeyi millî izzet-i nefsimize bir darbe telakki ederiz. Bizler başkalarını taklit etmeyi en büyük şerefsizlik sayarız. Bizim yolumuz Dokuz Işık yoludur. Ne komünizm, ne kapitalizm! Türkiye’yi, Türk Milletini yeniden güçlendirecek, yeniden ilimde, teknikte en yüksek seviyeye çıkaracak olan yüzde yüz millî, yüzde yüz yerli, modern ilmi ve tekniği de önder edinmiş olan Dokuz Işık yoludur. Kurtuluş yolu budur.

Alparslan Türkeş

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği

Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün Atatürk’e Türkiyat Enstitüsünün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğu zaman Atatürk:

“Fuat Bey!
Karlı Tanrı Dağları’nın önünde elinde meşale tutan bir BOZKURT olsun, bu meşale genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilminin ifadesi olsun.ERGENEKON’ dan çıkmamıza kılavuz olan BOZKURT, TÜRKLÜĞÜN Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin.”
Demiştir.
Aşağıda geçen tüm yorumların ve sözlerin sahibi de Ulu önder Mustafa kemal ATATÜRK’ tür.Bizler ondan aldığımız ülkü ile mücadelemize Türk Milliyetçiliği prensibi ile devam edeceğiz.
“Türk Milleti’nin oluşumunda etkili olduğu görülen doğal ve tarihi olgular şunlardır:
a) Siyasal varlıkta birlik
b) Dil birliği
c) Yurt birliği
d) Irk ve köken birliği
e) Tarihi yakınlık
f) Ahlaki yakınlık

“Benim hayatta yegane varlığım ve servetim Türk’lükten başka bir şey değildir.”
“…Şurası unutulmamalıdır ki, Türk Aleminin en büyük düşmanı komünistliktir. Başı her görüldüğü yerde ezilmelidir.”
“Bu memleket,dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu.Bu sahne en aşağı,7 bin senelik bir Türk beşiğidir.Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı;beşiğin içindeki çocuk ,tabiatın yağmurlarıyla yıkandı.O çocuk tabiatın şimşeklerinden,yıldırımlarından,kasırgalarından evvela korkar oldu;sonra onlara alıştı;onları, tabiatın babası tanıdı,onların oğlu oldu.Bir gün o tabiat çocuğu ,tabiat oldu;şimşek,yıldırım, güneş oldu.Türk oldu. TÜRK BUDUR:YILDIRIMDIR, KASIRGADIR, DÜNYAYI AYDINLATAN GÜNEŞTİR.”
“Biz ne bolşevikiz, ne de komünist;ne biri ne diğeri olamayız.Çünkü biz milliyetperver ve dinimize bağımlıyız”
“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz!..”
“Türk Ocağı, Türklük ocağıdır.Asırlarca bunu söndürmek için uğraştılar.Bu ocak hepimizi aydınlattı.”
“…Az zamanda çok ve büyük işler yaptık.Bu işlerin en büyüğü,temeli,Türk Kahramanlığı ve Yüksek Türk Kültürü olan TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ dir.”
“Asla şüphem yoktur ki;Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti,bundan sonraki inkişafı ile,atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”
“Bu mukaddes yurdun öz varisi Türkiye Cumhuriyeti’nin yılmaz harisi o büyük,yüksek,ASİL TÜRK KAVMİNİN bugünkü genç ve dinç çocuklarıdır;biziz.”
“Türklük esastır…Her sahada, bilhassa medeniyet alemine eser vermek için çalışkan olmayı hedef tutmalıdır.”
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına TÜRK MİLLETİ denir.”
“TÜRKİYE’DE TÜRK’TEN BAŞKA BİRŞEY DÜŞÜNMEMEK! Ancak bu davranışlardır ki her türlü esenlik ve mutluluk ereklerine ulaşabiliriz.
“TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR; İŞTE MİLLİYETPERVERLERİN PRENSİBİ BUDUR.”
“Esas, Türk milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.”
“Diyarbakır’lı, Van’lı, Erzurum’lu ,Trabzon’lu, İstanbul’lu, Trakya’lı, ve Makedonya’lı hepsi aynı ırkın evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır.”
“Hristiyanlık propagandası ile öğrencilere zararlı olan Bursa Amerikan kız koleji 29 Ocak 1928 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatıldı”ÇÜNKÜ DEVLETİN BAŞINDA ATATÜRK VARDI.
“TÜRK OCAĞI, TÜRK’ÜN HAS OCAĞI,VARLIK VE BİRLİK OCAĞI,YÜKSEK ALEVLERLE TÜTSÜN, MUHİTİNE NURLAR SAÇSIN; YAŞASIN VE YAŞATSIN.”
“Ordumuz, Türk Birliği’nin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.”
“Bir milletin büyüklüğü coğrafi yüzölçümü ile değil, yüreğinin asaleti, ülküsünün yüksekliği ile ölçülür.”
“Ne mutlu TÜRK’üm diyene!..”
“Hz.Muhammed Allah’ın birinci ve en büyük kuludur.Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor.Benim,senin adın silinir.Fakat sonsuza kadar O ölümsüzdür.
“İnsanların mücadelesinde en kuvvetli istihkam,iman dolu göğüslerdir.”
“Ey millet,Allah birdir.Şanı büyüktür.”
“Din vardır ve lazımdır.Temeli çok sağlam bir dinimiz var.Malzemesi iyi;fakat bina,uzun asırlardır ihmale uğramış.”
Din lüzumlu bir müessesedir.Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur.Yalnız şurası var ki din,Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir.DİNDEN MADDİ MENFAAT TEMİN EDENLER İĞRENÇ KİMSELERDİR.İŞTE BİZ BU VAZİYETE MUHALİFİZ VE BUNA MÜSAADE ETMİYORUZ.BU GİBİ DİN TİCARETİ YAPAN İNSANLAR SAF VE MASUM HALKIMIZI ALDATMIŞLARDIR.BİZİM VE SİZLERİN ASIL MÜCADELE EDECEĞİMİZ VE ETTİĞİMİZ BU KİMSELERDİR.
“Ezan ve Kur’an’ı Türklerden başka hiçbir Müslüman milleti bu kadar güzel okuyamaz.Bunlara muhteşem müzik ahengi veren Türk sanatkarlarıdır.”
“ Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir.Bu faziletleri hiçbir kuvvet ,milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.”
“Türk milleti daha dindar olmalıdır,yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum.Dinime,bizzat hakikate nasıl inanıyorsam,buna da öyle inanıyorum.”
“Bizim dinimiz en makul ve en tabi bir dindir.Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur.”
-Din insanların gıdasıdır.Dinsiz adam boş bir eve benzer.İnsana hüzün verir.Mutlaka bir şeye inanacağız.Bu dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir.İslam dini hepsinden üstündür.”
“DİN ADAMLARINA SAYGI GÖSTERMEK MÜSLÜMANLIĞIN İCAPLARINDANDIR.”
“…nasıl ki her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmek gerekli ise,dinimizin gerçek felsefesini inceleyecek,araştıracak bilimsel ve teknik olarak telkin kudretine sahip olacak seçkin ve gerçek din ilim adamlarını da yetiştirecek yüksek öğrenim kurumlarına sahip olmalıyız.”
“Benim gözümde hiçbir şey yoktur,ben yalnız liyakat aşığıyım.”
“Türk harfleri memleketin umumi hayatına tamamen uygulanmıştır.İlk güçlükler milletin ülkü kuvveti ve medeniyete olan sevgisi sayesinde kolaylıkla yenilmiştir.”
“Benim anladığım gençlik,bu inkılabın fikirlerini ve ideolojisini benimseyip gelecek kuşaklara götürecek kimselerdir.Benim nazarımda yirmi yaşında bir yobaz ihtiyardır,yetmiş yaşında bir idealist de güçlü bir gençtir.”
“Türk dili zengin,geniş bir dildir.Her mefhumu ifadeye kabiliyeti vardır.Yalnız onun bütün varlıklarını aramak,bulmak,toplamak,onlar üzerinde işlemek lazımdır.
Türk milletini ve Türk dilini medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.”
“Vatandaşlar,yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz!Bütün millete,köylüye,çobana,hamala,sandalcıya öğretiniz.Bunu vatanseverlik ve milliyetçilik vazifesi biliniz.Bu vazifeyi yaparken düşünün ki bir milletin,bir içtimai heyetin yüzde sekseni okuma,yazma bilmez,bu ayıptır.”
Klasik Etimolojinin karışık görüşleri karşısında
bizim teorimiz ve analiz metodumuz
çok basit görünüyor
Fakat hakikat,ezeli ve
ebedi hakikat,basittedir.
Teorimizi bir dil kanunu olarak ilim alemine
tanıttığımız gün,
TÜRKLÜK için şanlı bir zafer günü olacaktır.
“Milli şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.”
“Bir zamanlar gelir beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir.Fikirlerimi inkar edenler ve bana karşı çıkanlar olabilir.Hatta bunlar benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir.Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidir ki bu fikirler,Hind’den,Mısır’dan döner dolaşır gene gelir,feyizli neticeleri kalpleri doldurur.”
“En mühim ve feyizli vazifelerimiz Milli Eğitim işleridir.Milli Eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır.Bir milletin hakiki kurtuluşu ancak bu suretle olur.”
“Siyasi,askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar,ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa husule gelen zaferler devamlı olamaz,az zamanda söner.”
“Hiçbir medeni devlet yoktur ki ordu ve donanmasından evvel iktisadını düşünmüş olmasın.”
“Milletimizin kuvvetli seciyesi,sarsılmaz iradesi,ATEŞLİ MİLLİYETÇİLİĞİ iktisadi muvaffakiyetinden doğacak feyizlerle de layık olduğu derecede takviye olunmak zorunludur.”
“Dahi odur ki ileride herkesin takdir ve kabul edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğu vakit herkes onlara delilik der.”
“Bir adam ki büyük olmaktan bahseder,benim hoşuma gitmez.Bir adam olmak ki memleketi kurtarmak için evvela büyük adam olmak lazımdır,der ve bunun için bir de örnek seçer,onun gibi olmayınca memleketin kurtulamayacağı inancında bulunur,bu,adam değildir.”
“Meseleleri hadiselere göre değil,gerçeğe uygun olarak mütalaa etmek lazımdır.”
“Rica ile,merhamet dilenmekle bir millet ve devletin şeref ve istiklali kurtarılamaz.”
“Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir.”
“TÜRKLÜĞÜMÜZÜ MUHAFAZA ETMEK İÇİN,GAYET İTİNA EDECEĞİZ TÜRKLER MEDENİYET TE ASİLDİRLER.”
“Türklerin aşağı yukarı hep ahlakları birbirine benzer.Bu yüksek ahlak,hiçbir milletin ahlakına benzemez.Ahlakın millet teşkilinde yeri çok büyüktür,mühimdir.”
“Ben gerektiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.”
“TÜRK MİLLETİ ZAMANI GELİNCE HARBİ SULHTEN DAHA ÇOK SEVER.”
“TÜRKİYE CUMHURİYETİ İÇİNDE,TÜRK ÜLKÜSÜNÜ BENİMSEYEN HER VATANDAŞ,HANGİ DİN VE MEZHEPTEN OLURSA OLSUN TÜRK’TÜR.”
“Türkler yüzyıllardan beri özgür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir yaşam gereği saymış,bir kavmin yiğit çocuklarıdır.”

OĞUZOĞULLARI
Gafi hangi üç asır,hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu.
Kalkıyor örtüler,örtülen doğacak.
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı,karaltı da şafak,
Yalan tarihi gömüp,doğru tarihe gidin.
Asya’nın ortasında Oğuzoğulları,
Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları.
Doğudan çıkan biz,Batıdan yine biz,
Nerde olsa,ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendilerini bilseler
Bilinir o zaman,ki hep biziz.
Türk sadece bir Ulusun adı değil,
Türk,bütün adamların birliğidir
Ey birbirine diş bileyen yığınlar
Ey yığın yığın insan gafletleri!
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde
Dünya o zaman görecek hakikat nerde,hakikat nerde?
M.KEMAL ATATÜRK
SAAT 9 U 5 GEÇE O MAVİ GÖZLER EBEDİYEN KAPANDI.
ATATÜRK KENDİSİNE FENALIK GELDİĞİ ANDA HASAN RIZA BEYE MÜTEMADİYEN SAATİ SORUYORDU.O ZAMAN MAKSATLARINI BİZ ŞÖYLE ZANNETMİŞTİK:
HENÜZ AKILLARI BAŞINDA,HENÜZ KOMAYA GİRMEMİŞLER.FAKAT BELKİ DE O ANDA GÖZLERİ KARARIYOR,SAATİ GÖREMİYORLARDI.ONUN İÇİN RÜYETLERİNİN YERİNDE OLUP OLMADIĞINI,SAATİ ÖĞRENMEK SURETİYLE ANLAMAK VE KENDİLERİNİ KONTROL ETMEK İSTİYORLARDI.
SON”SAAT KAÇ?”MÜTEAKİP BİRDENBİRE KENDİNİ ARKA ÜSTÜ YATAKLARINA ATTILAR.AYNI ANDA DA FENA HALDE BİR TİTREME BAŞLADI.O KADAR TİTRİYORDU Kİ ADETA DİŞLERİ BİRBİRİNE VURUYORDU.
BU SIRADA YETİŞMİŞ OLAN NEŞET ÖMER BEYLE DOKTOR ABRAVAYA İCABEDEN TEDAVİLERİ YAPIYORLAR VE BİR TAKIM FENNİ TEDBİRLER ALMAKLA MEŞGUL OLUYORLARDI.PROFESÖR NEŞET ÖMER BEY BİR ARALIK ATATÜRK’E:
-“DİLİNİZİ GÖREYİM EFENDİM.”DİYE SESLENDİ.NEŞET ÖMER BEYİN BU SESLENMESİ ÜZERİNE ATATÜRK DİLİNİ YARIYA KADAR ÇIKARDI.
NEŞET ÖMER BEY:
-“BİRAZ DAHA UZATINIZ EFENDİM!”DEDİKTEN SONRA DA NEŞET ÖMER BEYE BAKTILAR
-“VE ALEYKÜMÜSSELAM!”DİYEREK GÖZLERİNİ KAPATIVERDİLER…
“ Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan,her
zaman zaferlerle beraber medeniyet nurları taşıyan
Kahraman Türk Ordusu;
Memleketini en burhanlı ve müşkül anlarda
zulümden,felaketten ve sıkıntılardan ve düşman
saldırısından nasıl korumuş ve kurtarmış ise,
Cumhuriyetin bugünkü verimli devrinde de askerlik
tekniğinin bütün modern silah ve vasıtaları ile
donatılmış bir şekilde vazifeni aynı bağlılıkla
yapacağına hiç şüphem yoktur.
Türk Vatanının ve Türk Topluluğunun
Şan ve Şerefini,İç ve dış her türlü tehlikelere karşı
korumaktan ibaret olan vazifeni her an yapmaya hazır
ve hazırlanmış olduğuna Ben ve Büyük Ulusumuzun tam bir inanç ve itimadımız vardır.”

(Arşiv:Nisan 2006)
Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Eğitim Meselemiz -2-

Öğrenci Seçme Sınavı’nın yerleştirme duyuruları yapıldığından bu yana velileri bir koşuşturmaca almış durumdadır.Bu gayet bir işin içinde çekilen maddi-manevi çileler nispetinde sonuca ulaşanların duyduğu hazdır.Fakat bittiğini sandıkları yorucu maraton aslı şimdi başlamaktadır. İlgileri ve istekleri doğrultusunda değil de puan türüne göre tercih yapan binlerce gencimiz yorucu bir maratona başladıklarının farkında olmalıdır.Eğitimle ilgili konuda konuştuğumuza göre Eğitim Fakülteleri’ne yerleşen genç kardeşlerimiz yazımızı muhakkak irdelesin.Eğitimin ülkemizde olan genel sorununa eğildikten sonra içerde kısır döngüde, topluma değil de kişilere hizmet eden yapıyı bu yazımda inceleyeceğiz.Zorlu bir yarışın içinden yüksek puanlarla KPSS’de boy gösteren arkadaşlarımızı malesef üzücü bir olay bekledi. Ağustos’ta 30 bin öğretmen alacağını duyuran Milli Eğitim Bakanlığı bunu siyasi manevrasıyla seçimden sonra 20 bine düşürdü. Hal böyle olunca açığın %10’unu dahi kapayamayacak olan atamalarda endişeler başladı. Üstelik KPSS puanları beklenenin 6-7 puan altında geldi. Sanki sistem kendi açığını bir şekilde kapatarak bahaneler sunmaya çalışıyor. Yada sayıları 200 bini aşkın genç, laf-siyaset oyunlarıyla oyalandırılıyor. Daha problemin çözümü ortadayken, siyasiler işi farklı bir kalıba bürüyerek hayatının baharında görev aşkı ile yanıp tutuşan bu gençleri umutsuzluğun bağrına itiyor.Hiç bir ülkenin kendi eliyle Devlet düşmanı doğuracağını sanmıyorum ama hükümetin içte ve dışta aldıkları talimatlar ile uyguladıkları politikalar budur.KPSS sınavı bir ölçüt değildir. Çünkü bu sınavda bir kısım bölümler 70 puanla atanırken, 93 puan alan başka bir bölüm mezunu atanamamaktadır. Üstelik aynı sınava tabi tutulmaları Türk Eğitim sisteminin çarpıklığını ortaya koyan dershaneleri doğurduğu gibi, bu tip uygulamalar da rant sağlayacak KPSS Dershaneleri’ni ortaya çıkarmaktadır. Yani yine birilerinin ekmeğine yağ sürülmektedir.Devlet’in anayasasında “eğitim hakkı” ifadesini ve yerini almışken, dershanelere eğitimi peşkeş çekenler, hizmet ettikleri grupların özel kolejlerine ve dershanelerine adam kazandırma pahası ve gençliği bunalıma itme çabası içindedirler.Bakan Çelik, Öğretmen ihtiyacı’na ilişkin soru önergesine verdiği yanıtta, Türkiye’nin net öğretmen ihtiyacının 165 bin 826 olduğunu ifade ediyor.(Gerçekte ise bu ihtiyaç çok daha fazladır. KPSS sınavına giren öğretmen adayı 2006 yılında 202.710 kişidir.) İhtiyacın yüzde 10-15′inin bile karşılayamayacak bir personel alımının marifetmiş gibi sunulması ise düşündürücü. Ortalıkta 100 bin personel alacağız diye, 30 bin öğretmen alacağız diye böbürlenmenin bir anlamı yok.Bugün, yaklaşık 200 bin öğretmen adayı atanmak için, bir umut içerisinde 30 bin öğretmen alımını dört gözle bekliyor, sayının birdenbire 20 bine düşürülmesi binlerce genç öğretmen adayını büyük bir hayal kırıklığına ve umutsuzluğa sürükledi. Atanmak için, kimisi, belki de 8-10 yıldır bekleyen aday öğretmenler büyük bir hüsran içerisinde, Devleti yönetenlere bir kere daha küstü. Atanamadığı için bir aile kuramayan, geleceğe yönelik plan program yapamayan bu gençlerin yaşadıklarını bu ülkeyi yönetenler de görmeli ve değerlendirmelidir. Eğitim Milli meseledir. Milli meselelerin çözümü öncelik arz etmeli ve Şeyh Edebali’ nin “Milleti yaşat ki Devlet yaşasın” düsturuna uygun ilerlemelidir.Sistemin adaletsizliğinin başka bir boyutu sayılarda yaşanmaktadır. Örneğin haftada 4-6 saatlik Lise Matematik Öğretmenliği’ne sadece 34 kişi alınırken, haftada 2 saatlik Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği’ne 1315 kişinin alınması son derece düşündürücüdür. Yine Lise Fizik, Kimya; Biyoloji Öğretmenliklerine toplamda 95 kişi alınırken, İngilizce öğretmenine 2020, Bilgisayar Öğretmenliği’ne 1215 kişinin alınması insaf dedirtecek türdendir. Çünkü alımlarda bile adaletsizlik yapılmaktadır. Haftada 2 saatlik Din Kültürü dersi Öğretmeni bir ilçe’de 2 tane olsa tüm ihtiyacı karşılar. Bu kadar alım insaf dedirtecek boyuttadır. İngilizce ve Bilgisayar sertifika zorunluluğu getirtilen atamalara bakarak bir çok arkadaşımız İngilizce ve Bilgisayar derslerini temel seviyede verecek kapasiteye sahiptir. Gerçi genel manada bakıldığında 200 bin kişilik açık sınava girenlerce ancak kapatılır.Bir diğer adaletsizlik kadro alımında yapılmaktadır. Bu bariz bir hatadır. Önceden sözleşmeli atananlarda kadroya dahil edilerek sayı fazla gösterilmektedir. Oysa her bölümde ortalama 250 kişilik sözleşmeli oynaması bir bu kadar kayba sebep olmakta fakat yerine atama yapılmamaktadır. Bu da Bakanlığın en büyük siyasi ört baslarındandır.Ataması olmayan bir çok kardeşimiz çeşitli statülere tabi tutularak sözleşmeli ve vekillik kadrosu içinde boğulmaktadır. Üstelik o kadar içler acısı durumdur ki 2 yıllık MYO mezunları dahi Öğretmenlik yapabilmektedir. Hatta Veterinerler, Avukatlar da dahil.. Bir Öğretmen arkadaşımın okulunda ki aktardığı vaziyet şudur; “Okulumda; ziraat mühendisi, avukat, güzel sanatlar seramik bölümünü bitirmiş, Almanca öğretmeni, Fransızca öğretmeni ve daha şu an aklıma gelmeyen bir çok bölümden mezun olan arkadaşım sınıf öğretmenliği yapıyor. Bu çarpık düzen içinde onları da kırmak istemiyorum. Ancak devlet olarak sen bu işi bu kadar basite alırsan, sonra da çok dövünürsün. Eğitim-öğretimde neden geriyiz diye çok bağırırsın daha…” diyor arkadaşım. Evet maalesef işsizlik bu boyuttayken “Öpülesi El” mesleği olan, bir harf öğretene bin yıl köle olunan Öğretmenlik mesleğinin içler acısı hali budur. Kendi açığını kapatmak şöyle dursun, formasyon bilgisinden yoksun kişilerin öğretmen olması ise katliamdır.Bu öğretmen adayları her yıl birbirleriyle yarıştırılıyor ve birbirlerini rekabete götüren KPSS aldatmacısıyla sözleşmeli, ücretli, işsiz ve özel sektörde 150 YTL’ye çalışan öğretmenler olarak piyasada azgın bir sömürüye maruz kalmaktadır. Kadrolu olan ve devlet okullarında çalışan öğretmenlerle aynı diplomayı almış olmalarına karşın işsiz veya iş güvencesinden yoksun olarak çalışmaktadırlar. Buna karşılık, öğretmen atamalarına sınır getirilirken, torpilli atamaların yapıldığını da biliyoruz.Adaletsizliğin, adam kayırmacılığın son bulması ve ihtiyaca göre öğretmen alımının gerçekleştirilmesi gerekmektedir. KPSS’nin derhal kaldırılması ve 200 bin öğretmen açığının mezuniyet yılı itibariyle geçmişe dönük sırayla acil olarak kapatılması, ücretli, usta öğretici, sözleşmeli adı altında sürdürülen güvencesiz öğretmen istihdamı uygulamasına son verilmesi ve öğretmen unvanı alan herkese derhal kadro hakkının geri verilmesi gerekmektedir.

( Bu yazı “Alnımızda bilgilerden bir çelenk,Nura doğru can Atan Türk Genciyiz. Yeryüzünde yoktur olmaz Türk’e denk,Korku bilmez soyumuz!..” diyerek yemin eden, bu sene ve geçen senelerde mezun olup, “Öğretmen olabilir” belgesi alan binlerce kardeşime ve arkadaşıma ithâfen yazılmıştır. Görevlerini son derece başarılı yapan, devletine, milletine ve ülkesine sadık, yeni nesilleri öğretme çabası içinde olan öğretmenlerimizi ve idarecilerimizi tenzih ederim.)
İ.S.KARAMAN

(Arşiv: Ağustos 2007)

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Eğitim Meselemiz

nsanoğlu doğumundan ölümüne kadar geçen süre zarfında birtakım değişiklikler kazanır. Sonradan kazanılmış bu davranışlar insanın ruh halini oluşturur. Doğumdan ölüme kadar olan bu aralıkta eğitim önemli yer teşkil eder.Eğitim, uzmanlarca; bireyin hayatında kendi yaşantısıyla kazanılan davranış değişiklikleri olarak ifade edilir. Bu değişiklikler kasıtlı ve planlı olduğu gibi rasgele de olabilir. İşte okullarımızda verilen, belirli bir plan ve program çerçevesinde olan eğitim, formal eğitim olarak adlandırılır.Demek ki çocuklarımız ilköğreniminden itibaren belirli bir plan içinde eğitimini tamamlıyorlar. Peki sizce bu planın arkasında yer alan kişiler kimler? Şüphesiz en önemli yeri Öğretmen teşkil etmektedir. Fakat bu zincir okul-öğretmen-veli- idare-çevre- eğitim programı vs. şekilde çoğalarak gider. Okullarda ise belirli kanunlar çerçevesinde idari kişilerin denetimde eğitim ve öğretim faaliyetleri aksamadan yerine getirilmektedir. Peki her şey bu kadar örgütlü görünürken problem nerdedir? İsterseniz bu konuyu farklı biçimlerde ele alalım.En önemli unsur “Eğitim Politikamız” ın olmayışıdır. Yarınını, daha ilerisini düşünmektense günü birlik oldu bittiye getirilen işler ve hükümetlerin ayak oyunu politikaları bu en önemli unsuru yok etmektedir. Yok ettiği gibi yerine idealist kişiler yetiştirecek, milli hedefler kapsamında hazırlanmış politikalar ortaya koymamaktadır.Bu unsur göz ardından ziyade yok edilerek başlangıçta güçün kaynağını teşkil edenlerin, yani siyasilerin eline bırakılmaktadır.Bunun en önemli ölçütünü atamalardan, haksız unvan edinimlerinden, siyasi il-ilçe başkanlarının Milli Eğitim İdare personelini ablukaya almasından hatta tayini etkilemelerinden görülmektedir. (Ederleri bu eli öpülesi öğretmenlerin 100 de 1 i etmeyen bazı siyasiler, siyasi hükümleri neticesi gelecek nesillerin vebalini de almaktadır). Tabi bunun yanında görevini layıkıyla sürdürüp zamanın devrine dalkavukluk yapmayanlar da vardır.Bunlar, ya sürgün yada hak mahrumiyetiyle görevlerinden uzaklaştırılmaktadır. Eğitim Politikası devamında kurulan heyetler ve uzmanlarca enine boyuna tartışılır, karar aşaması haline getirilip tebliğ edilir. Bu noktada aydınlarımızın maalesef fikirlerini kitaplara döküp para kazanmaları neticesinde bu aşamada bulunan kişilerin de pek samimi olmadığı görülmektedir. Örneğini bu dönem ki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarında Peygamber Efendimiz (s.a.v) in gravürünün yayınlanması skandalı ile verebiliriz. Kararın bir alt basamağını idari kurullar, il-ilçe müdürlükleri oluşturur. Devamını okul müdürleri ve öğretmenler takip eder. Aslında bu aşama gündelik hayatla herkesin iç içe olduğu dilimdir. Çünkü veliler bu yetkililerin tamamını ve çevreyi yakinen görmektedir. Daha ilk mücadele kayıtla başlar, “tonton bakan amcaları” açıklama yapar “kayıt parası alınmayacak,kesin emirdir!..” diye oysa okul eksiklikleri, dersliklerin durumu hepimizin malumudur. Bunu idareciler ceplerine atmadığı ve de çok astronomik rakamlar olmadığı sürece veliler tüm gönülleriyle okullarını desteklemektedir. Devamında Öğretmen kadroları belirlenir ama bir çok insan ya mağdur olur yada devrin torpiline göre yerini bulur. Bununla da bitmez sıkıntılar. Öğretmen en güzel öğretimi nasıl sağlarım diye uğraşırken, kimileri oturur kırk dakikalık ders saatinin bitmesini bekler. Kimileri bulunduğu müdürlükten sürgün edilirken, kimileri 1-2 yıllık formalite sınavlarla müdür, müdür yardımcılığına yükselir. Üstten torpilli kişiler yada iktidarın dalkavuk flaması olanlar şube müdürlüğüne, il-ilçe müdürlüklerine hatta kimileri daire başkanlıklarına getirilir. Şimdi yüreği beş para etmeyen yeşil kafalılar,siyaset yosmaları bu konumdayken; mevzuat mı? Çalışma azmi mi? Genç nesilleri yetiştirmenin aşkı mı öğretmenlere “boş ver, işimize bakalım” dedirtecek! Ama ben “boş ver” deyip görevini layıkıyla yapan öğretmenlerin de, çarpık siyasi düzende dimdik ayakta kalabilen öğretmenlerin de ellerinden öperim. Bu düzen içinde yaşama sebeplerimizden biri olan yavrularımızın, çocuklarımızın eğitim alanındaki sıkıntılar sadece bunlarla ibaret değil. 8 yıllık zorunlu eğitim ardından Orta Öğretim Kurumları Sınavı yapılır. Ardından 4 yıllık eğitimleri neticesinde Öğrenci Seçme Sınavı yapılır. Buradan kendilerine yeni ufuklar çizen gençler bilmezler ki bu sınavlar ne sondur ne de son olacaktır. Dört yıllık Yüksek Öğretimleri ardından KPSS-UDS gibi çeşitli sınavlara tabi tutulur ve feleğin çemberinden adeta sık sık elenerek bir yerlere gelir. Bu süre zarfında Öğretmen olanlar hayatlarına bir başlangıç verebilecekken, yerleşemeyen onca aday hayallerine 1 yıl ara verip, daha sıkı çalışmanın olabilirliğini sorgularken asıl bunlara sebep olanların, zamanında alakasız meslekteki şahısları Öğretmen yaptıklarının, 3 ay eğitim alanların öğretmen yapıldığının, kendi kadar 4 yıl eziyet çekmeyenlerin nerelerde olduğunun, “Eğitim” kavramını bilmeyenlerin daire başkanlık koltuklarında,il-ilçe müdürlüklerinde, şube müdürlüklerinde ve birtakım yerlerde oturduklarının hesabını yapmayacaktır. Bu genç arkadaş aslında yüreği onun 1000 de 1’i etmeyen bu ayak takımının hükmü altında kalarak her an bitirilmesi muhtemel “vekil”lik için önlerinde mecburen saygılı olacaktır. Ülkemde bu kısır döngü bu şekilde kendini tamamlayacak ve her nesil, geleceğini göremeyen, ülkesine bağlılıkta tereddüde düşecek bireyler oluşacaktır.Dileğim, hayatının baharında bu sınavlara tabii tutulan değerli arkadaşlarımın ve kardeşlerimin bu hesapları da göz ardı etmemeleridir. Çünkü ne zaman bu sorular kendi kendilerince sorulur ve soruların cevapları bulunur; işte o zaman bu problem kökten ortadan kalkar.Öğretmenler hâlâ unutmayın ki; gelecek nesiller sizlerin eseri olacaktır!..

( Bu yazı “Alnımızda bilgilerden bir çelenk,Nura doğru can Atan Türk Genciyiz.Yeryüzünde yoktur olmaz Türk’e denk,Korku bilmez soyumuz!..” diyerek yemin eden, bu sene ve geçen senelerde mezun olup, “Öğretmen olabilir” belgesi alan binlerce kardeşime ve arkadaşıma ithâfen yazılmıştır. Görevlerini son derece başarılı yapan, devletine, milletine ve ülkesine sadık, yeni nesilleri öğretme çabası içinde olan öğretmenlerimizi ve idarecilerimizi tenzih ederim.)

İlhami Serdar KARAMAN
http://www.ilhamiserdarkaraman.com.tr/
iletişim@ilhamiserdarkaraman.com.tr

(Arşiv: Haziran 2007)

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Öpülesi El Olmak

Öpülesi ellere ithafen

Eğitim, yaşam boyunca gerçekleşen bir süreç olmanın yanı sıra bu süreci yöneten ve yönlendiren eğitimcilerin süreç içindeki konumu unutulmamalıdır.
Çünkü eğitimcilerin elinde yetişen bir toplum, devamında yine eğitimcilerin etkisi altında yetişmeye devam eder.
Şöyle ki, okul döneminde günümüzün bir çoğu öğretmenlerimizle geçer. Gün içinde sosyal diyalogumuz ve kişilik yapımız öğretmenimize göre şekil alır. Hatta yazımızın bile ilkokul öğretmenimizin tesiri altında geliştiği buna en güzel örnektir. Hal böyle olunca hemen hemen bir çoğumuz çocuk yaştan itibaren öğretmen olmak isteriz. İleriki yıllarda bu düşüncemiz her ne kadar değişse de öğretmenimizin bizlere gösterdiği tavır seçimlerimizde etkili olur. Bugün öğretmen olmayı seçen birçok arkadaşımızın bu mesleği seçerken öncelikle üzerinde oluşan isteğin öğretmenlerinden kaynaklandığı şüphesiz unutulmamalıdır.
İşte bir milletin irfan ordusu arasına katılmanın yüceliği ve sevinci hiç bir şeyle ölçülemez. Ulu Önder Atatürk’ün de Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve sonraki yıllarda öğretmen mesleği için girişimde bulunması, harf inkılabı ile millet mektepleri açılması ve halkın bilinçlenmesi, yetiştirilmesi ve eğitilmesi sağlanmıştır. Çünkü gelişen dünyaya göre kendini geliştiren ve dünyayı değiştirecek donanıma sahip bir millet ancak hür ve müreffeh bir konuma ulaşır. Kısacası öğretmenler üzerinde ki vebal oldukça büyüktür. Bu ağır sorumluluğun bilinci ile hareketle başlayan çileli yolculuk yine çile ile devam eder.
Ülkemizde bu çileli yolculuğun tarihsel gelişimine bakarsak, Osmanlılarda 13 bölgeye yayılmış 17 adet öğretmen eğitimi okulu, bir öğretmen eğitimi fakültesi bulunmaktaydı. Artmakta olan ilkokul öğretmeni eğitimi talebini karşılamak için öğretmen eğitimi okullarının sayısı hızla çoğaltılmış ve 1911 yılında sayıları 31’e ulaşmıştır. Bu okulların programları temelde teorik ve akademiktir. Osmanlı devletinin içinde bulunduğu savaş koşulları nedeniyle öğretmen eğitimi üzerinde 1920 yılına kadar ancak küçük değişiklikler yapılabilmiştir.
Osmanlı Devleti’nin son dönemleri savaş ile geçtiğinden bu dönemlerde öğretmen yetiştirme sorunu oldukça karmaşık olmuştur. 1924-1925 öğretim yılından itibaren Darulmuallimin adı Muallim Mektebi ve 1935’lerden itibaren de öğretmen okulu olarak değiştirilmiştir. Sayıları çok fakat öğrencileri az ve öğretimi yetersiz ilk öğretmen okullarının sayıları azaltılıp öğrenci mevcudu ve öğretiminin niteliği yükseltilmeye çalışılmıştır.
Cumhuriyet yönetimi, ilk yıllarında öğretmenliği bir meslek haline getirmek için yasal çaba harcamıştır. 13 Mart 1924 tarihli Orta Tedrisat Kanununun 1. maddesine göre “muallimlik Devletin umumi hizmetlerinden talim ve terbiye vazifesini üzerine alan, müstakil sınıf ve derecelere ayrılan” bir meslektir.
1926 yılında kabul edilen Maarif Teşkilatına Dair Kanun ile ilkokul öğretmenlerinin yetiştikleri okullar “İlk Muallim Mektepleri” ve “Köy Muallim Mektepleri” olarak iki kısma ayrılmıştır. 1927-1928 öğretim yılında, kırsal bölgelere dönük öğretmen yetiştirme konusunda bir uygulamaya başlanmış, üç sınıflı köy okullarına öğretmen yetiştirmek amacıyla Denizli ve Kayseri’de iki “Köy Muallim Mektebi” açılmıştır. Dört yıl süren bu uygulamadan beklenen sonuç alınamamıştır.
Daha sonraları bugün ki Eğitim Fakültelerinin temelini teşkil edecek olan köy enstitüleri açılmış devamını eğitim enstitüleri izlemiştir. Eğitim Yüksekokulları öğrenimi 2 yıl daha yükseltilerek bugün ki şeklini almıştır.
Bu gelişim içerisinde öğretmen yetiştirmeyi ortaöğretim kademelerine çeken, daha bilinçli ve mesleki ahlaki nitelikleri bu dönemde kazandıran Anadolu Öğretmen Liseleri’nin etkin rolü asla bertaraf edilemez.
Bu dönemden itibaren geleceğin “öpülesi el” i olma bilinci, mesleki kazanımları ve toplumun ahlaki değerleri ile yoğrulan gençler, üniversitelerin eğitim fakültelerinde örnek teşkil etmektedir. Dört yıllık yüksek öğrenim sonucunda her biri Anadolu’da, Türk bayrağı’nın dalgalandığı her yerde görev alacak öğretmen adayı haline gelmektedir.
Öğretmen açığının hayli arttığı ve dünyanın eğitim reformu gerçekleştirdiği bir dönemde, MEB olarak, devlet politikası haline getirilmesi gerekli eğitim reformları ve öğretmen alımları ile öpülesi ellere sahip olan gençlere, görev hakkı tanınmalıdır.
Zira bahsettiğimiz gibi bir toplumda her şey yetiştirmek mümkündür. Her türlü meslek grupları oluşturmak mümkündür. Fakat geçmişi yüz elli yıllık olan bir meslek grubu asla kolay yetişmez. Ayrıca diğer meslek grupları, öğretmenlik mesleği olmadan yetişmez ve gelişmez.
Özetle, öpülesi el olmak kolay değil, zorlu bir süreçtir. İleriki yıllarda öğretmen adayı gençlerin korkulu rüyası haline gelen KPSS sınav sisteminin kaldırılması ve vakit geçirilmeden bir an önce kadrolu öğretmen olarak görevlendirilmeleri zorunluluk kazanmıştır.
Temennimiz odur ki vakit kaybedilmeden bu zorunluluk gerçekleşir ve Başöğretmen Atatürk’ün bizlere emanet bıraktığı doğrultuda muasır medeniyetler seviyesine ulaşılır.

İlhami Serdar KARAMAN
http://www.ilhamiserdarkaraman.com.tr/

KAYNAKÇA
Yrd. Doç. Dr. Mehmet ÜSTÜNER Geçmişten Günümüze Türk Eğitim Sisteminde Öğretmen Yetiştirme ve Günümüz Sorunları – (İnönü Üniversitesi, Eğitim Fakültesi)
Koçer, H. Ali (1983) İlkokul Öğretmeninin Yetiştirilmesi 1923-1980 Cumhuriyet Döneminde Eğitim M.E.B Yayını No: 91 İstanbul
Akyüz, Yahya (2001) Başlangıçtan 2001’eTürk Eğitim Tarihi. Genişletilmiş 8. Baskı, ALFA Basım Yayım, İstanbul. Akyüz, Yahya (2003) Eğitim Tarihimizde Günümüze Kadar Öğretmen Yetiştirilmesi ve Sağlanması İlkeleri, Uygulamaları Eğitimde Yansımalar VII: Çağdaş Eğitim Sistemlerinde Öğretmen Yetiştirme Ulusal Sempozyumu, (21-23 Mayıs Sivas), Tekışık Yayıncılık , Ankara.
Milli Eğitim Bakanlığı, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Sakaoğlu, Necdet (1992) Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi İletişim Yayınları İstanbul

(Serdar Karaman’ın bu yazısı Çankırı Nevzat Ayaz Anadolu Öğretmen Lisesi’nin Yâran Adlı dergisinin Mart 2008 tarihli 14.ncü sayısında neşredilmiştir.)

(Arşiv:Mart-2008)

Posted in Uncategorized | Yorum yapın